Son Eklenenler

Yalnız Olmanın Yalnızlığı





Gün boyu dolanıp durmuştu. Artık ayakları ağrıyordu ama pes etmek yoktu. Bugünü de yalnız geçirmeyecekti. Elbet telefonu çalacak, elbet biri kapısını yumruklarcasına çalacaktı ve uzatacaktı telefonun diğer ucundaki yalnızlığın dipsiz kuyusuna, kapısının arkasındaki o bitmek tükenmez yollardan geçmesine rağmen çıkışını bulamadığı yalnızlığın labirentine el atıp kurtaracaktı onu bugün.
Elbet birisi…
Bunları düşünedursun, ayağını pazarcıların brandalarını bağladığı küçük kazıklardan birine çarptı… Çarpar çarpmaz da ayakkabısının tabanı küçük sivri kazığa takılıp boydan boya sökülüp düştü altından.
Sendeledikten sonra geri dönüp baktı, baktı ve baktı… Pek de kirliydi tabanı. Pislik içindeydi. Bir tarafında beyaz bir krater gibi sakız yapışmıştı. Kir tutmuş, taş toprak yapışmıştı ama belli ediyordu kendini. Ne kadar kirlense de beyaz beyazlığı elden bırakmıyordu. Belli ediyordu illaki kendisini.
Parmağının acısını sonra fark etti. Ayakkabısından baş vermiş parmağından yayılan kanı görüp bu kez de ona baktı. Yine baktı… O böyleydi… Nereye baksa dalardı. Bir defa dalar ama bin defa bakardı. Önünde uzanan gençliğe hayran gözlerle bakıp çizeceği resmi unutan yaşlı bir ressam gibi dalar, sanki gözlerinden uzanan bir sürü elle bir şeyleri geri getirmeye çalışır gibi sıkıca tutunur kalırdı dalıp gittiği şeye.
Abi, ayağın kanıyor, sesiyle irkildi. Döndü, küçük kara bir çocuktu. Ona da baktı… Aval aval baktı. Çocuğun yine seslendiğini işitti. Ses etmedi. Sesi sanki uzaklardan gelir gibiydi. Cihan geldi aklına; çocukluk arkadaşı Arap Cihan. Benziyordu ona doğrusu.
Sonra ses kesildi, cihan kesildi, bakmak kesildi, bakıp görmemek kesildi, önünde boş kaldırımı buldu, hızlı gelip çarpmış gibi.
Ayakkabının tabanını eline alıp evine doğru yürümeye başladı kanayan ayağıyla. Hep yalnız kaldığı hep yalnız olduğu o eve gidiyordu. Adım attıkça canı yanıyordu. Canı yandıkça yüzünü ekşiteceğine hafiften tebessüm ediyordu. En sonunda dayanamadı ve patlattı bir kahkaha. Bereket versin sokak boştu, kimsecikler görmemişti bu halini. Kahkahasını bastırmaya çalışıp daha hızlı yürümeye başladı. Adımlarını hızla attıkça canının acısı daha da artmaya başladı. Canı acıdıkça da daha çok güldü. Öyle ya, gülecekti tabi. Hiç yalnızlığa acı çekerek gider miydi insan. Yalnızlığa doğru giderken canının yanması komik gelmişti ona. Yalnızlık birden geliverirdi. En mutlu anlarda yumruğunu masaya indirir, saf alıp mutluluğu yahut huzuru kuşatan ordusuyla hücum eder ve buralar artık benim derdi. Isıracak köpek dişini göstermezdi ya hani, işte gelecek yalnızlıkta kendini göstermezdi. Ansızın kurbanının boynuna asılır, oracıkta alırdı alacağını.
Güle güle oturduğu sokağa girdi. Yüzüne bakan olsa pek keyifli bir gün geçirmiş sanır, yalnızlıktan delirmek üzere olduğuna ihtimal vermezdi.
En sonunda elinde ayakkabısının tabanı, ayağında diğer yarısı ve kanayan başparmağıyla vardı yaşadığı apartmana. Her zamanki gibi ceketinin sağ cebine uzattı elini, anahtarını almak için. Bulamadı… Tam kaybettim diye telaşa kapılacakken hatırladı. Anahtarı kapının üstünde bırakmış, evden çıkmadan önce de bir kâğıda “hırsız kardeş kusura bakma çalabileceğin bir şey yok, ama ne olur geldiysen çayı demle ben geleceğim. İki çift laf eder, başından geçen maceraları konuşuruz, yazmıştı.

Duyan olsa deli derdi elbet. Derdi ya, niye demesindi? Hiç hırsıza otur konuşalım denir miydi? Hiç hırsızla ahbaplık etmek için mektup bırakılır mıydı?
Ama o bırakırdı. Günlerdir yemek ve su içmek dışında açılmadığı için sanki birbirine yapışmış gibi duran dudakları şahitti yalnızlığına. Ona deli diyecek olanlar hiç böyle bir yalnızlık görmemişti. Görseler bu yüzdende deli der geçerlerdi.
Anahtar kapının üstünde duruyordu. Bıraktığı gibi. Hiç çevrilmemiş. Hiç dokunulmamış. Kimsenin dönüp yüzüne bakmadığı çirkin bir kadın gibi oracıkta dikilip durmuştu.
Çevirip açtı kapıyı, bir düş kırıklığıyla ayakkabılarını, daha da doğrusu ayakkabısının tekini çıkarmadan diğer ayağında yırtık tabansız ayakkabısıyla odasına yöneldi.
Üstü gazetelerin magazin ve spor sayfalarıyla örtülmüş masasına oturdu, elindeki ayakkabının tabanını masaya bıraktı. Bırakır bırakmaz da fark etti ayakkabılarını.
Ayağındakileri ve masadaki tabanı çıkarıp kapıdan tarafa fırlattı. Ardından baktı donup kalarak.
Daha da derine inecekti ki duyduğu bir ses dalmasına mani oldu.
İçinden biri seslendi; hazır ol, gelecek birisi. Kaybetme umudunu.
Sesi duyar duymaz irkildi. Evet, gelecekti birisi. Yalnız kalmayacaktı bugün. Bugün iki çay bardağı kirlenecek, aylardır tek başına dönüp duran çay kaşığı sonunda diğer çay kaşıklarından birini dansa kaldırabilecekti. Şekeri tahmin ettiğinden biraz daha erken bitecekti bu hafta ama olsundu. Yeter ki biri gelsindi. Sesine ses versin, kulaklarına kadar el uzatıp merhabalaşsındı. Hatta sarılsındı. Sarılıp canını yakmadan sırtına tokat vurup bağrına bassındı kim olursa olsun.
Hazır olmalıyım diye düşündü. Hemen helaya girip taharet musluğundan akan suyla yıkadı kanlı ayağını. Kanaması durmuştu. Oh iyiydi iyiydi. Dursundu. Şimdi uğraşamazdı onunla.
Banyodan çıktı, kapıdan ayakkabılarını alıp daha sonra tamir etmek üzere kenara bıraktı. Masasındaki gazeteleri toplayıp çöpe attı ve yenilerini serdi. Tam mutfağa gidip çay bardaklarını yeniden yıkayıp çayı demleyecekti ki gazetelerde şehirli tangoların çıplak fotoğraflarını gördü. Hemen davranıp topladı. Belki gelen misafir kadın olur diye edepsiz edepsiz sayfaları yırtıp attıktan sonra kitap reklamı olan sayfaları serdi masaya.
Masayı da hallettikten sonra mutfağa yöneldi. Önce çaydanlığa su koyup ocağa kaynamaya bıraktı sonra çay bardaklarını kontrole başladı. 3 çay bardağı vardı kap tereğinde. Eline alıp ışığa tutarak iyice baktı. Su lekelerini görünce yeniden yıkadı. Yıkadıktan sonra kaynayan suyla çayı hazırlayıp altını biraz kısarak demlenmeye bıraktı.
Odasına dönüp masasının başına oturdu. Masasındaki küçük teybin radyosunu çalıştırdı sonra vazgeçip kapattı. Biri gelirde kapıyı çalarsa duymam diye düşündü.
Üstüne başına bakıp hala sokak kıyafetiyle olduğunu fark etti. Çıkarsam mı diye daldı. Çıkarmamak daha iyi diye düşündü. Belki gelen denize bakan bir yerde içmek isterdi çayını. Öyle ya, deniz şuradan şurasıydı ne de olsa. Kalk gidelim dese hazır olmalıydı. Hem de hemen evden çıkabilecek şekilde hazır olmalıydı. Çıplak ayaklarına çoraplarını giyip, ceketini sırtına geçirdi ve oturup beklemeye başladı. İki de bir kolundaki saate bakıyordu. Henüz gelen giden yoktu… Masasında duran kalemi defteri önüne çekip çiziktirmeye başladı. İmzalar attı, gülen yüzler ağlayan yüzler şaşkın yüzler çizdi durdu.
Epey bir zaman geçmişti. Hava kararmış, tüpteki çaydanlıkta kaynayan su taşmış söndürmüştü ocağı. Evi ağır bir gaz kokusu sarmıştı. Bir kolu öne uzanmış ve başı kolunun üstüne düşmüş bir şekilde morarmıştı cesedi.
Önündeki çizgisiz defterde üzgün bir yüzün yanında “o kadar yalnızım ki, kendimi kendim gibi bile hissetmiyorum” yazıyordu. Ve kapısı hala çalınmamıştı…

İbrahim Baysu
Yalnız Olmanın Yalnızlığı Yalnız Olmanın Yalnızlığı Reviewed by Mehmet on Salı, Mart 17, 2015 Rating: 5

Hiç yorum yok: